Bu yıl bağbozumunu komşularla imeceyle yaptık: kırk günün yorgunluğu, kavgası ve sofrası
İlk hafta romantikti. Sabah karanlığında yola çıkan traktörler, bağın başında demlenen çay, öğlen gölgede açılan sofra. Çocuklar sepet taşıyor, yaşlılar sergide üzüm seriyor. Annem 'otuz yıl önce böyleydi' dedi ve gözleri doldu. İkinci hafta yorgunluk başladı. Üçüncü hafta ilk tartışma çıktı: bir ailenin bağı daha büyüktü ve onların günleri uzun sürüyordu. Bizim aile 'biz iki gün verdik, onlar bir gün verdi' diye konuşmaya başladı. Ben de içimden aynı hesabı yaptığımı fark edip biraz utandım.
Tartışmayı çözen şey bir defter oldu. Fatma teyzenin kızı herkesin hangi gün kaç kişiyle kimin bağında çalıştığını yazmaya başladı. Kimse bir şey demedi ama defter ortaya çıkınca hesap konuşmaları bitti. Kimin eksik verdiği görünür olunca, eksik kalan aile kendiliğinden bir gün fazla geldi. Para hiç konuşulmadı.
Sofra konusu ayrı bir hikâye. Her ev kendi bağ günü sofrayı kuruyordu ve bir süre sonra bu bir yarışa döndü. Bir gün biri yaprak sarması getirdi, ertesi gün öbürü hem sarma hem börek. Sonunda Hüseyin abi 'bu gidişle bağdan çok mutfakta yoruluyoruz' dedi ve basit bir kural koyduk: sofra bir tencere yemek, ekmek, domates, peynir ve üzüm. Fazlası yok. Herkes rahatladı.
Kırk günün sonunda maliyet hesabını yaptım. İşçiliğe gidecek paranın neredeyse tamamı cebimizde kaldı. Ama işin parası bir yana, köyde yıllardır birbirine sadece bayramda uğrayan aileler aynı sofrada kırk gün yemek yedi. Hüseyin abinin oğlu pekmez kazanının başında bana yardım ederken, aklındaki bir işi anlattı; Ankara'daki işini bırakıp köye dönmek istiyormuş. Bunu bir yabancıyla çalışırken asla duymazdım.
Gelecek yıl tekrar yapar mıyız bilmiyorum. Yorgunluğu tekrar yaşamak istemiyorum ama defteri ve tek tencere kuralını tutarsak, belki. Sizin memleketinizde imece hâlâ yaşıyor mu, yoksa sadece hikâyelerde mi kaldı?



@tohumcu