Dükkânın önündeki tabure ve her sabahki tavla: emekli komşumla üç yılda öğrendiklerim
Ahmet amca otuz yıl demiryolunda çalışmış, makinist olarak emekli olmuş. Tavlayı sert oynuyor, kaybedince söyleniyor, kazanınca hiçbir şey demeden pulları diziyor. İlk aylar beni hep yendi. Zarla oynanan bir oyun diye şansa bağlı sanıyordum, sonra pulu nereye koyduğunun zardan daha önemli olduğunu öğrendim. Acele etme diyor, kapıyı açık bırakma, her zarı ilk akla gelen yere oynama.
Bir süre sonra fark ettim ki bu yarım saat dükkânın en sakin anı olmuş. Günün geri kalanı sipariş, kargo, makine bakımı, personel, kira derken geçiyor. O yarım saatte telefona bakmıyorum. Ahmet amca da telefonu sevmiyor, masaya koyunca yüzünü buruşturuyor. Dükkânın ilk yılında, işler kötü giderken, bu sabahlar olmasa nasıl dayanırdım bilmiyorum.
Müşteriler de alıştı. Bazı sabahlar tavlanın etrafında üç dört kişi oluyor, sıra bekleyen bile var. Bir öğrenci bir gün bize satranç tahtası getirdi, şimdi tabure ikiye çıktı. Hiç planlamadığım bir şekilde dükkân mahallenin sabah uğrak yeri oldu. Bunu herhangi bir sosyal medya kampanyası yapamazdı.
Geçen ay Ahmet amca iki hafta gelmedi. Hastaneye yatmış, kimse haber vermemiş, çünkü kimse numarasını bilmiyormuş. Ben de bilmiyordum. Üç yıldır her sabah oynadığım adamın telefon numarasını bilmemek bana tuhaf geldi. Döndüğünde ilk iş numaralarımızı değiştik. Şimdi o gelmeyince arıyorum.
Bu yazıyı bir iş dersi çıkarmak için yazmadım. Sadece şunu düşündüm: hepimizin hayatında böyle küçük, düzenli, kimsenin planlamadığı ritüeller var mı? Varsa onları korumak için bir şey yapıyor musunuz?



@fincan